Kaçıncı gece? Dört, beş? Ya da hangi ayın kaçıncı gecesi? Hangi döngünün neresi? Sekiz aydır devam eden bir ıstırabın sonu mu, yoksa herhangi bir yeri mi? Kaç zamandır yaşam ve ölüm kol kola hayatımızda?
Aylardır tedavi edilmeye çalışılan ve ne olduğu bilinmeyen bir hastalık. Sonuç olarak uzun süren hastane yatışları, bitmeyen ev tedavileri, günde üç dört hatta saat başı verilen ilaçlar ve iyileşmeyen bir hastalık. Öyle bir hastalık ki, biriciğim günlerce kan kusuyor, ishal şeklinde kan döküyor, kan işiyor… Hala kusma nöbetleri geldiğindeki kıvranışları, kasılmaları gözlerimin önünde. Ya da sular gibi kan akıtırkenki çaresiz gözleri. Ne olduğunu ne yapacağını kendisi de anlamayan o ifade…
Bitmeyen bir hastalık süreci
Sekiz ayın ve denenen bin bir çeşit tedavinin sonunda ben iyileşme haberleri beklerken doktor gözlerimin içine bakıyor ve “maalesef çoklu organ yetmezliğine gidiyor” diyor. Artık yıkılamıyorum bile, tükenmiş hissediyorum. Artık bir kez daha bu mücadeleye girişecek gücümün olmadığını ve ona bu acıları yeniden yaşatamayacağımı biliyorum. Doktor da söylüyor, bu noktadan sonra geri dönüş ihtimali çok zayıf. Böylece karar veriyoruz, amacımız ona bu son günlerini nasıl en ağrısız şekilde yaşatabiliriz?
Eve dönüyoruz. Aylardır ilk kez ilaç yok, ağıza dayanan şırıngalar, enjeksiyonlar, şuruplar, tatsız tuzsuz yiyecekler yok. Artık istediği her şeyi yiyebilir. Büyük bir neşeyle en sevdiklerini pişiriyorum ona. Belki de diyorum, buna ihtiyacı vardır, ilaçsız bir özgürlük alanı. Sabahtan akşama kadar, akşamdan sabaha kadar özgürce yiyor, canı istediği zaman canı istediği kadar. Her gün istediği zaman dışarı çıkıyoruz. Uzun uzun bahçede yürüyüş yapıyoruz. Karşı komşunun balkonundaki salıncağı çok seviyor. Yan yana oturuyoruz ve usul usul sallanıyoruz. Sanki dünya da bir tek o ve ben varmışım gibi. Biliyorum ki o günler bize bahşedilmiş bir hediye, her saniyesini doya doya yaşıyoruz böylece. Ölümden çok yaşama yakınız o günlerde.
Yaşam ve ölüm…

Yaşamın bütün güzelliğini birlikte yaşıyoruz. Ölesiye yaşam dolu.
Sonra bahçenin diğer köşelerini keşfe gidiyoruz. Böylece bizi saran doğaya açıyoruz kendimizi, yakında parçası olacağımız doğa. Portakal ağaçlarına, limon ağaçlarına burnumuzla selam veriyoruz. “Ağaçlar merhaba, biz sizin parçanızız, bize iyi bakın olur mu?” Sonra yolun karşısına geçiyoruz. Yemyeşil bir nehir, gürül gürül akıyor. Tıpkı onun gözlerinin rengi. “Nehir gözlüm diyorum, bak bu nehir sensin. Gözlerin gibi ışıl ışıl çağlıyor… Sesini duyuyor musun?” diyorum. “Bu sesi nerde duyarsan bil ki güvendesin, evindesin.” Yaşam ve ölüm aynı nehirde akıyor bizim için.
Sonra arka bahçedeki o ağacın yanına gidiyoruz. O, kucağımda. Ulu ağacın koca gövdesinin yanına çöküyoruz. Dağlara bakıyoruz. Ormana ve sonra da evimize. Yatak odamız ve çalışma masamız gözüküyor oradan. Burası diyorum, burası bir yuva. Böylece bu ağacın yanı, bizim yerimiz oluyor.
Sonra orada oturmuş doğada olup bitenleri izlerken o en sevdiğim kuşları görüyorum. Kahverengi gövdeli, turuncu göğüslü o zarif kuşlar. “Kuşlar” diyorum, “biz buradayız ve sizi çok seviyoruz. Siz de bizi sevin olur mu?” Sezgisel olarak Kiraz’ı emanet ediyorum onlara.
Elbette bu sırada sohbetimiz devam ediyor Kiraz’la. Konu konuyu açıyor. Ondan özür diliyorum çünkü ona bağırdığım, kızdığım, zıvanadan çıktığım zamanların acısı hala içimde. Onu incittiğim bütün zamanlar için, kabini kırdığım zamanlar için af diliyorum. Düşündükçe daha güzel şeyler aklıma geliyor ve bana öğrettikleri için teşekkür ediyorum. Neler öğrendim ondan, çok sevmeyi, birlikte oyun kurmayı, özlemle beklemeyi, her no olursa olsun hiç küsmede, afra tafra yapmadan sevmeye devam etmeyi… Yaşamın en güzel hallerini ve şimdi de ölümü…
Bunları düşündükçe kalbim daha da genişliyor. Onu ne kadar çok sevdiğimi söylüyorum. Defalarca, onlarca farklı şekilde yapıyorum bunları. Söylenmemiş hiçbir şey kalmasın istiyorum, bilsin istiyorum. Nelerden vicdan azabı çektiğimi, pişmanlıklarımı, kaygılarımı anlatıyorum.

O ağaç, bizim ağacımız. Yaşama ve ölüme alan tutuyor.
Kızsam da, bağırsam da sevgim değişmez.
Kendimi aklayamadığım bir iki konuda arkadaşlarıma danışıyorum. “Bir keresinde ona çok kötü bağırmıştım, hayatımda hasta istemiyorum” diye. Sence bunu affeder mi?” Arkadaşım hemen bana soruyor, “annen sana seni istemiyorum git başımdan dedi mi hiç?” diyor. “Dedi, hem de kaç farklı şekilde.” “Peki o sana öyle dedi diye hiç sana olan sevgisinden şüphe ettin mi?” “Hayır, asla.” “Tamamdır, konu kapanmıştır.” Bu beni rahatlatıyor. Biliyorum, bizim birbirimize olan sevgimiz davranışlarımızla, sözlerimizle ilgili değil. İçim rahatlıyor.
Eve dönüyoruz… o kucağımda. O hep kucağımda. Kendi başına olmayı seçtiği dakikalarda da gözlerim üzerinde. Bir an bile tek başına bırakmıyorum. O da beni. Birleşik gibiyiz. İşin ilginç yanı ilaçlar kesildiğinden beri kusma yok, ishal yok, kan yok… neşeli, sağlıklı iki gün geçiyor. İkinci gün diyorum ki ona, keşke hep böyle olsak, bir sen, bir ben ve hep yan yana. Varım ben…. O diyor ki, yolcu yolunda gerek. O gece fenalaşıyor ve nefes alışı yavaşlıyor, halsizleşiyor. Gece birkaç kez nefesini kontrol ediyorum. Sabahı zor ediyoruz.
Üçünü gün en zorlusu. Dengesi gitti. Yürürken yalpalıyor, düşüyor. Hareketleri yavaş, çok yavaş. Artık bahçede yürüyemiyor, onu kucağıma alıyorum, gene ağacımızın altına gidiyoruz. Sabah güneşinin altında oturuyoruz. Seviyor. Toprakta yürüyor biraz, sonra gene kucağıma.
O gün artık iştahı gidiyor. Yaşam ve ölüm yan yana artık. İçim bir tuhaf oluyor. Korkuyorum, ağlıyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Çünkü eğer o zorlu bir yere geçerse, kıvranırsa, ağrısı olursa, kusarsa, yeniden kan olursa, kasılırsa naparım bilmiyorum…. Ona nasıl yardımcı olurum? O çaresizlikle nasıl baş edebilirim? Çok korkuyorum… Onun acı çekmesinden ve bu acıya çaresizce tanıklık etmekten korkuyorum.
Merhaba Ölüm.
Sonra bir an geliyor. Bir güç. “Yapabilirim” diyorum. “Ne olursa olsun, ben onun yanında durabilirim. O benim canım ve ben biliyorum ki her halimle onun yanında olacağım.” O gece çoğunlukla baygın. Bana en yakın olmaya çalışıyor. Ben de ona. Gözlerim üzerinde, sürekli başını okşayıp onu ne kadar sevdiğimi söylüyorum. “Sen benim canımsın.”
Ve yorganın altından çıkıyor, açığa geçiyor. Gözlerim üzerinde. Onu ne kadar sevdiğimi ve yanında olduğumu söylemeye devam ediyorum. Artık tek bir noktaya bakıyor. Bir an bir kasılma geliyor, başı arkaya doğru kasılıyor, hemen tutuyorum, “merak etme, buradayım” diyorum. Başı yeniden gevşerken nefesini iki seferde veriyor. Ve bir daha almıyor. İnanamıyorum. “Olamaz” diyorum. Elimi karnına koyuyorum… yok. “Son nefesini verdi” buymuş demek. Saat 03:53.
Sonrası…
İlk gelen düşünce şükretmek oluyor. Böyle zarafetle, yumuşacık, huzur içinde gittiği için. Yaşam ve ölüm bir oluyor o an. Hatta anlatması, zor.. bir minnet duygusu kaplıyor kalbimi. Hani Can Dostum filminde iki arkadaştan birinin diğerini evde bulamadığında hissettiği gibi bir his, onun adına bir sevinç ama kendi adıma bir boşluk… Yattığı yerden öpüyorum onu, öpüyorum kokluyorum, annem diyorum, annem. Seni çok seviyorum annem…
Sonra o boşluğun içinde naptım? İlk iş yazmak oldu. Saati, olup biteni not ettim onun yanında. Sonra onun için bir mum yaktım, baş ucunda. Azıcık bir adaçayı yaktım, çok hafifçe, sevmez biliyorum. Neden bunları yaptım bilmiyorum. Öyle içimden geldi. Sonra durdum, o yanımda öylece yatıyor. Ve ben ona bakıyorum. O an idrak ediyorum. Bu, ölümdü. O, öldü. “Merhaba Ölüm” diyorum usulca.
Boşluk
Sonrası hem zorlu hem rahatlatıcı. O ağacın altında tam ona göre bir mezar kazıyorum. Onu yerleştiriyorum. Üzerine bir tutam saçımı koyuyorum, onun en sevdiği köşemden boynumun sol yanından kestiğim. En yumuşacık tişörtüme sarıyorum, benden bir şeylere yakın olsun diye. Yaşam ve ölüm koyun koyuna artık onun mekanında.
Sonra toprağın en yumuşak kısmını örtüyorum üzerine. Sonra biraz daha taşlı olan kısmı, sonra da kayaları koyuyorum. En üste, gözleri gibi yemyeşil bir kayayı başının olduğu yere yerleştiriyorum. Her yerini o ağacın dallarıyla beziyorum, kayalarla çevreliyorum. Bir mezar yapıyorum kuzuma.
Sonra başına oturup hüngür hüngür ağlıyorum. Ağlıyorum. Onu özlüyorum. Çıksa diyorum, şuracıkta otursak gene, sarılsam ona. Etrafıma bakıyorum, onunla gördüğümüz her şey yerinde. Her şey birlikte gördüğümüz gibi. O da yanımda işte. Bir rahatlama geliyor. Sakinleşiyorum yeniden. Ayrılmak zor da olsa eve gidiyorum. Eşyaları bırakır bırakmaz ilk iş ona bakan pencereye koşuyorum, ona bir bakayım diye. Bir de ne göreyim, mezarının üstü o bizim sevdiğimiz kuşlarla dolu. Kuş cenneti olmuş kuzumun mekanı. İçim bir sevinç…

yaşam ve ölüm tüm zarafetiyle birlikte. Çiçekler, kuşlar onu hiç yalnız bırakmıyor.
Veda
Evin içinde onsuz napacağımı bilmiyorum. Dolanıyorum, dolanıyorum gene pencereye gidiyorum, ona anlatıyorum halimi, ağlıyorum, sonra gene eve… kahve yapıp onun yanına gidiyorum. Anlatıyorum, ağlıyorum… Eve dönüyorum. Kocaman bir boşluk. O yok. Ev, koltukları çıkarılmış bir salon gibi, anlamını yitirmiş sanki. Öylece duruyorum orta yerde.
Sonra yeniden cama koşuyorum. Bu kez ağacı görüyorum mezarla birlikte. Sonra ağacın adı geliyor, tabiki Kiraz.Kirazım. Canım…. Huzur içinde uyu.